etkin haber

246

EFE DAĞLI

Köpük

Rejim böylece hem bölüyor, hem terörize ediyor, hem çeşitli eylemler demetiyle oluşturulan dönem stratejinin insicamını bozarak, dağınıklığa ve kitlelerden yalıtılmayla sonuçlanan tutumunu kuvvetlendiriyor. Örnek olsun; Tahrir'de onca saldırıya rağmen vakarını koruyan kitleler, bir adım sonra diktatörlüğün bir biçiminin yıkılmasının yapı taşı oldular. AYM kararı ve sonrasındaki fırtına bize şunu anlatıyor. Hiçbir şey göründüğü gibi değil. Sarsıcı bir kaos var. Rejimin kendi iç hesaplaşmalarıyla dahi, bugünün muktedirleri, bir anda alaşağı edilebilir.

- Perşembe - 8 Ağustos 2019 - 09:31
Faşizmde her birey bir gün linci deneyimler. Sıfatı AYM başkanı olsa bile. Akademisyenler Bildirisi'ne dönük saldırgan dile, sosyal yaşamdan dışlama pratiklerine ve ceza davalarına karşı "düşüncenin ifade edilmesi" hürriyetini hatırlatan AYM kararı ardından kıyamet koptu. Aynı gözü dönmüş histeri, aynı iç düşman söylemiyle köpürtülen faşist saldırganlık, tekil bir hadise olmanın ötesinde, AKP-MHP koalisyonunun kısa ve orta vadede nasıl bir Türkiye özlediklerini anlatan ipuçlarıyla dolu.
 
AYM özelinde, devlet içindeki kimi güçlerin "merkezkaç" eğilimi ihtimallerinin önü alınmaya çalışıldı. Akıldışı histeri somut değil soyut genel bir düşman kuşatması altında sıkışmışların biçare saldırganlığını da anlatıyor.
 
1071 imzalı karşı bildiriyse, daha önemli bir mekanizmayı haber veriyor. Bu bir kontrgerilla tutumudur. Misillemecilik, devlet gücünü arkalayarak yapılıyorsa tarihe bakmak, neler olabileceği az çok anlatmaya yeter.
 
Führer'e ve adamlarına gitmeye gerek yok. Tan Matbaası'nın yakılması, 4-5 Aralık olayları, 6-7 Eylül gibi pek çok "müstesna" örnek yeterince açıklayıcı olsa gerek; hakiki bir sivil faşist histeriyi AYM kararı ardından gördük.
 
Güzel. Peki, bu neyin provası? Kim neyin, kimin dikkatini ölçüye, kim kime karşı galeyana getirmeye çabalıyor? Karşı tepkinin cılızlığı yahut şiddeti rejimin sahiplerini neye sevk edecek yahut neye cesaretlendirecekmiş? Olan bitenleri basit bir deşarj diye okumak mümkün.
 
Sivil faşist kitlelerin ve onun bileşeni haline gelmiş SETA ruhlu devlet akademisyenlerinin hünerini öğrendik lince bahane arıyorlar. Devlet içindeki kimi klikleri teşhir ve tasfiyeye hazır olduklarını da gösterdiler. E, MHP'ninkisi zaten ezel-ebed dümdüz faşizm. Müsamere milliyetçiliği formunda, ancak ulu orta, teşhirciliğe varan ve ırkçılığın pornografisine dönen, kendisinden başka kim varsa tümüne düşman dil ve edebiyat, devletin içini hizaya getirmeyi amaçlıyor.
 
AKP'ninkisi daha nüanslı, dolambaçlı bir yol. Milliyetçi mukaddesatçı Türk sağının faşizme meyyal detaylarının yetkin bir temsili ve o anonim faşizmin gövdelenmiş hali şimdilerde. Devlet faşizminin işletim sistemi olması boşuna değil. Sadece bu kadar mı? Giderek onun şebekesi halini de aldı. Kadro transformasyonuyla oralara nüfuz ediyor. Tabii ki minik ortağıyla el ele; her ne kadar aralarında hisse savaşı sürse de.
 
İstediklerini alabiliyorlar mı? Cevabı evet olsaydı, şu sefil histerikliğe tanıklık etmezdik. Korkutarak, düşmanlaştırarak yol alabiliyorlar. Ancak kendi had limitlerine de vardılar.
Adı ne olursa olsun, şayet bir rejim kendisini polis-adliye işbirliğine teslim etmiş ve neredeyse çıplak zora gerilemişse doğal ömrünü tamamlamıştır.
 
Halihazırdaki politik İslamcı ırkçı milliyetçi koalisyon bu demleri yaşamakta. Özenle vurgulamalı ki, koalisyonun ırkçı milliyetçi rengi, günden güne politik İslamcılığa egemen hale gelmekte, onu kendine benzetmektedir ki etki alanını sınırlayan bu benzeşme koalisyonun iç gerilim kaynaklarından biridir.
 
Mana denizini kucaklıyormuş havasıyla söz kalıplarına sarılanlar da farkında hiçbir izah yerlerde sürünen anonim faşist sıradanlıklarına perspektif katmıyor, herhangi bir planlarına derinlik kazandırmıyor. Cüretleri cahilliklerini bastırmaya, gürültüleri sığlıklarını saklamaya yetmez, yetmiyor. Kimsenin ne dediklerine kulak verdiği yok.
 
Eğer konu Türkiye ve söylem kendinden olmayana düşmanlıksa kabak önünde sonunda Kürtdistan halkının başında patlar. Bu hiç sekmez. Peki, işler mi? Batı'nın sessizliğinde evet işler. Hiç değilse bugüne dek böyle olageldi.
 
Irkçılığın, "bizden olmayana" düşmanlığın (buradaki 'biz'in kutsanmış rejim ilkelerinin tarif ettiği makbul vatandaşlar bütünü ve kaynaşmış kitlesi olduğunu hatırlayabiliriz) şehvetli bir dille köpürtüldüğü bir zaman aralığında rejim kendi hedeflerine varmak üzere ortamdan istifade edecektir.
 
Bunlardan biri hayli ironik "Hayata Dönüş"ü andıran ve MGK bildirisine "Barış Koridoru" diye geçen stratejik hedeftir. Böyle bir planlamada rejimin insan maliyet ve "zaiyatını" önemseyeceğini sananlar yanılır.
 
Türkiye emekçi solu ve Kürt özgürlük hareketi etki alanındaki güçlerin Batı'da birleşik bir devrimci demokratik toplumsal hareketinden başka bu saldırganlığı engelleyecek, geciktirecek, zaten eşitsiz olan tarafların arasına sıkışan bir harp halini yavaşlatacak kuvvet bulunmuyor.
 
ABD mi? Rojava'da mecburen SDG ile güç birliği yapar ama Kandil'deki bilinen isimlerin imhası için istihbarat sağlar. Rusya mı? Rojava'daki devrimci durumu düşman saymaz ancak bir yandan 'Kürt'ü Türk'e dövdürerek' hizaya getirme, denetim altına alma, kendine mecbur etme ucuzluğunun hakkını verecek denli ikiyüzlüdür. Necirvan'ın KDP'si mi? Güya bırakujiye karşıdır ancak Güney Kürdistan bir "av sahası"na çevirir, özgürlük hareketi zayıflasa-dağılsa da hakimiyetini geçirsem diye kasaba siyaseti güder, Kürt'ü Kürt'e düşürme siyasetini bizzat körükler.
 
Zamanla oluşan güvensizlikler, Türkiye emekçi solunun önemli bir bölümündeki Kemalist paradigmadan kurtulmama hali, diğer yandan günden güne, emekçi siyasetinden orta sınıf anlayışıyla kuşatılan vitrinde olma siyasetine yaklaşan ve varoluş gerekçelerinden uzaklaştıkça, rolünü oynama kapasitesi daralan HDP ile bunların etki alanına uzak on milyonların varlığı bir yetmezlik tablosu görünümüne yol açabilir, evet...
 
Oysa bu gibi durumlar, yüzünü tümüyle ezilenlere dönmüş ve onların "hizmetkarı" olmayı iman bellemiş bir yeni pratik politik hat inşa etmenin imkanlarını da bünyesinde taşır.
 
İçine girdiğimiz dönem, rejimin emekçi sola ve Kürdistan halkının eşitlik-özgürlük-adalet mücadelesini olanaklı her yolla bastırmaya, kıpırdayamaz hale getirme, iradesini kırma ve ardından bir türlü gizli pişmanlığa sevk etme gibi detaylarla çevrelenecektir.
 
Yürürlükteki yasaların dışında ve ötesinde konumlanan politik aktörler bir yana bırakılırsa, şu özel savaş anlayışı döneminde demokratik mevzilerin savunulması, 'sivil itaatsizlik' olarak tanımlanan ve meşru-legal konumları, binler, on binlerle öne çıkaran, temel hak ve özgürlük maddelerini-konularını militan bir kararlılıkla savunan biçimlerde ısrar etmek önemlidir.
 
Demokratik eylemlere bazen saldırarak bazen sivil faşistleri kışkırtarak müdahale eden rejim, ezilenlerde bu eylemlerin anlamsız olduğu inancına yol açmakta veya eylem süreçlerindeki kimi insanların daha dar, daha sert ve uzun yıllar hapiste sonuçlanacak davaların konusu olan eylemleri yeğlemesine yol açmaktadır.
 
Rejim böylece hem bölüyor, hem terörize ediyor, hem çeşitli eylemler demetiyle oluşturulan dönem stratejinin insicamını bozarak, dağınıklığa ve kitlelerden yalıtılmayla sonuçlanan tutumunu kuvvetlendiriyor. Örnek olsun; Tahrir'de onca saldırıya rağmen vakarını koruyan kitleler, bir adım sonra diktatörlüğün bir biçiminin yıkılmasının yapı taşı oldular.
 
AYM kararı ve sonrasındaki fırtına bize şunu anlatıyor. Hiçbir şey göründüğü gibi değil. Sarsıcı bir kaos var. Rejimin kendi iç hesaplaşmalarıyla dahi, bugünün muktedirleri, bir anda alaşağı edilebilir.
 
Türkiye, ayaklanmalar ve toplumsal çalkalanmalar konjonktüründedir. Bambaşka görüngülerle devrim(ler) patlayabilir. Bütünüyle ezilenlerin özgücüne yaslanan birleşik devrimci demokratik cephe, o nesnelliğin kendi mantıksal sonra olan zafere taşınmasının türlü yollarını düşünme ve anlama çabasıyla da yüz yüzedir.